Gabor Mate 3: Negatif Düşüncenin Gücü ve İyileşmenin Yedi Anahtarı


Milyarlarca yıldır sürmekte olan evrim sürecinde gelişen duygular, insan organizmasının en temel niteliklerinden biri olmuştur. Artık görüyoruz ki birçok modern tıp araştırması, duygusal faktörlerin ve sosyal ilişkilerin hayatta kalma bakımından bizzat hastalığın seyrettiği dereceden çok daha önemli olduğu bulgusuna ulaşmış durumda. Duygu ve düşüncelerin biyolojik temellerini ve örnek vakaları önceki yazılarda incelemiştik. Özellikle hayatımızın erken dönemlerinde yaşadığımız duygusal yetersizlik sonucu edindiğimiz ve farkında bile olmadan sahip olduğumuz bazı inançların, kronik ve saklı bir stres yaratarak organizmaya nasıl zarar verebildiğini gördük. Bir şekilde edindiğimiz bu inançlar arasında şunlar olabiliyor: “Çok güçlü olmam lazım... Benim sinirlenmeye hakkım yok... Sinirli olursam kimse beni sevmez... Bütün dünyadan ben sorumluyum... Ben her şeyin altından tek başıma kalkabilirim... Kimse beni sevmiyor... Bir şeyler yapmadan var olamıyorum. Varlığımı haklı göstermem lazım... Bakılmayı hak etmek için illa çok hasta olmam gerekiyor.” Bu inançlara eşlik eden davranış kalıpları ve duyguların düzenli olarak bastırılması ile birlikte zihin-beden arenasında yarattığımız dengesiz ortam, hastalıklara açık bir davet sunar. Duygusal sinyalleri görmezden gelince, beden ‘oldu o zaman, al sana fiziksel sinyal’ der. Onları da görmezden gelirseniz, başınız gerçekten dertte demektir.

“İyileşmek istiyorsak, hayatımızın çok erken safhalarında edindiğimiz inanç biyolojisini tersine çevirmek için katlanarak ilerleyen sancılı bir süreci başlatmamız şart. Harici olarak uygulanan tedaviler ne olursa olsun, iyileştirici güç içimizde. İç ortamımızın değişmesi gerekiyor. Sağlığı bulmak ve tam anlamıyla kavramak için, bizzat kendi inanç biyolojimizin merkezine doğru bir seyahate, bir arayışa çıkmamız lazım. Bu da, yaşamlarımızı yeniden düşünmek ve yeniden tanımak anlamına geliyor.”

Kitapta geçen harika bir Nasreddin Hoca fıkrası var: Hoca bir sokak lambasının altında ellerinin üzerinde çömelmiş bir halde bir şeyler aramaktadır. “Ne arıyorsun Hoca?” diye sorar komşuları. “Anahtarımı arıyorum” diye cevap verir Hoca. Komşular da bu arayışa katılırlar, lambanın etrafındaki her yer dikkatlice karış karış aranır. Anahtarı kimse bulamaz. “Baksana Nasreddin Hoca” der sonunda biri, “tam olarak nerede kaybettin anahtarı?” “Evde”. “Peki o zaman neden dışarıda arıyorsun?” “Çünkü burada, ışığın altında daha iyi görüyorum.” Modern tıbbın zihin-beden etkileşimini pas geçip benimsediği basite indirgeyici bir sebep-sonuç perspektifine göre hastalıklar dışarıdan gelen bir sebebe ya da genomik bir hasara bağlıdır. Aynı perspektife göre de sebebi bilinmeyen onlarca hastalık var ve aynı mikrobun ya da genlerin neden belli bir kişiyi etkilerken, neden bir başkasını etkilemediği bir soru işaretidir. Mikroplar ve genler gibi ayrık sebepleri araştırmak daha kolay (ve mali açıdan daha kârlı) olabilir, fakat daha geniş bir bakış açısından bakmadığımız sürece hastalıkların kökeni bilinmez kalacaktır. “Dışarıda, ışığın altında yapılan bir arama bize sağlığın anahtarını vermez; karanlık ve bulanık bir yer olan içimize bakmamız gerekmektedir.” Önceki yazılarda zihin-beden etkileşimini gözler önüne seren biyopsikososyal tıp modeline değindik. Kitapta çok daha detaylı bir şekilde görebileceğimiz bu modele göre, tek başına biyoloji, insan organizmasının çevreyle sürdürdüğü etkileşimi yansıtır; bu süreğen enerji alışverişinde psikolojik ve sosyal faktörler de en az fiziksel faktörler kadar hayati rol oynar. Şifa, tüm bu unsurlar içinde ve arasında denge ve uyumun yakalanması olgusudur. Şifa kelimesinin etimolojisine baktığımız zaman birçok dilde “bütünlüğe varmak” anlamını görüyoruz. Yani iyileşmek, tekrar bütün olmak demektir (Yoga’nın da kelime anlamı gibi: bir olan, bütün olan). Hastalık da iç uyumsuzluğun bir ifadesidir. Hastalığı, sadece dışarıdan gelen ve yabancı bir şey olarak görürsek, neticede kendimize karşı başlattığımız bir savaşın ortasında kalabiliriz. O yüzden bazı kanser hastalarının, kanseri bir düşman olarak gördükleri savaş benzetmelerini çok sağlıklı görmüyor Gabor Mate. Kitapta “Negatif Düşüncenin Gücü” isimli koca bir bölüm var. Popüler kültürün de sıklıkla pompaladığı uç derecedeki iyimserliğin aslında çok da sağlıklı olmadığını görüyoruz artık. Maalesef yoga dünyasında da sıklıkla karşılaşabildiğimiz bu yaklaşımla insanların sürekli iyi hissetme zorunluluğu içinde duygularını inkar ve bastırma yoluna giderek bir stres içerisine girdiklerini ya da bizim burada bahsettiğimiz zihin-beden etkileşiminin beden kısmını pas geçen diğer uçtaki eksik bir yorumuyla “her şeyin kafada” bittiği düşüncesiyle kendi fiziksel sınırlarını ihlal ederek sakatlıklar yaşadığını görebiliyoruz. Gabor Mate’ye göre “pozitif düşüncenin gücü” eksik bir yaklaşım. Düşünce kelimesinin yanına pozitif sıfatını getirip koyduğumuz anda, bize “negatif” gelen gerçekleri dışarıda bırakmış oluyoruz. Pozitif düşünceye aşırı sarılmış insanların çoğunda süreç böyle işliyor. Zorlayıcı iyimserlik, kaygılarımızla yüzleşmemek için onları bastırıp boğma yollarından birini oluşturuyor. Hakiki pozitif düşünce ise tüm gerçekliğimizi kucaklayan bir şekilde işe başlıyor. Gerçekle; tüm çıplaklığıyla, bu çıplak gerçek ne olursa olsun, yüzleşebileceğimiz konusunda kendimize güvenebileceğimiz duygusundan besleniyor. Burada bir parantez açıp söyleyebilirim ki yoga ve benzeri birçok manevi disiplinde olan şey de budur. Ruhsal potansiyeline ulaşmak, kendi “karanlık” yönlerini de tanıyıp onları ne kadar kucaklayabildiğinle; böyle bir kucaklaşmayla dönüşüp tamlığa ulaşabilmekle ve küçük bir ihtimal de olsa bu aydınlık ve karanlık yönlerin ötesine geçebilmek ile alakalı.

İnternette, sosyal medyada, sayısız kitapta sıkça anlatılan “pozitif” yöntemlerin pas geçtiği “negatif” düşünme kuvvetini toparlamak da iyileşmek için bir o kadar önemli. “Negatif düşünce, ‘gerçekliği’ gizleyen kasvetli, karamsar bir bakış açısı değildir. Aksine, çalışmayan, işlemeyen şeyin ne olduğunu inceleyip ele alma iradesidir. Denge nerede bozulmuş? Neyi görmezden gelmişim? Bedenim neye hayır diyor? Bu sorular sorulmadan, dengemizi yitirmemize sebep olan stresler hep saklı kalacaktır. Hatta işin aslı şu ki, bu sorularla yüzleşmemek tek başına bir stres kaynağıdır.” Meme kanseri üzerine hazırlanan bir rapora göre, “[Psikolojik] stresini nadiren dile getiren... ve başkaları tarafından ‘intibakı yüksek’ olarak nitelenen hastaların bir yıl içerisinde ölmüş olması daha muhtemeldi.” Genel kanaat, pozitif duyguların sağlığa yardımcı olması gerektiği şeklindedir. Ancak hakiki neşe ve tatmin duygusunun fiziksel esenliği yükseltmesi doğru olmakla birlikte, ruhsal sıkıntıları duymazdan gelmek için yaratılan “pozitif” haletiruhiyeler hastalığa direnci azaltmaktadır. Özellikle çocukluğunu karmaşık bir duygusal çevrede geçiren ve buna bağlı olarak beyninin çevreyi değerlendirme becerisi zarar gören bir kişi, kaygılarını “pozitif düşünceler”, inkâr veya hayal kurma yoluyla duymazdan gelmeyi öğrenebilir. Bu şekilde stresten daha çok etkilenip daha çok zarar görebilirler. “Sıcağı hissetme yetiniz olmadığında, yanma riskiniz artar.” İlk yazıda bahsettiğim gibi stresin temel unsurlarından birisi stresi yorumlayıp değerlendiren işletim sistemidir. Dolayısıyla başkalarının beklenti ve maksatlarından ziyade bunları sakat bir şekilde algılayan bir işletim sistemi, daha çok stres yaratma potansiyeline sahiptir. Olmadığımız biri gibi davranma yönündeki zorlama ihtiyaçlar ve kendimizi ısrarla görmeye çalıştığımız güçlü insan imajı, bir zayıflığı gizleme yönünde edinmiş olduğumuz bir işletim sistemi hatası olabilir. Negatif düşüncenin gücü, inanmak istediğimiz kadar güçlü olmadığımızı kabul etme gücünü gerektirir. Bir insan yeterince güçlü olmasına rağmen yardıma ihtiyaç duyabilir. Yapabileceğimizi düşündüğümüz her şeyi yapmamız mümkün değildir. Hastalığa yakalanmış birçok insanın, bazen çok gecikerek fark ettiği üzere, kafalarında yarattığı güçlü ve yıkılmaz insan imajına ulaşma çabası strese yol açmakta ve iç uyumu bozmaktadır. Benzer şekilde kendi ihtiyaçlarını görmezden görme pahasına aşırı yardımsever bir kişilik edinen kişilerde -önceki yazıda bahsettiğim ALS hastalarının çoğunda olduğu gibi- bir başkasının aşırı taleplerini reddetmek ciddi bir suçluluk duygusu yaratmaktadır. Kişi bu suçluluk duygusundan kaçınmak için kendi ihtiyaçlarını son sıraya koyabilir. Gabor Mate bu noktada başka bir terapistten edindiği bilgece bir tavsiyeyi aktarıyor: “Suçluluk ile kırgınlık hissetmek arasında bir seçim yapmanız gerektiğinde, her defasında suçluluğu seçin. Bir şeyi reddetmek sizde suçluluk duygusu yaratırken, rıza göstermek ardında bir kırgınlık bırakacaksa, suçluluğu tercih edin. Kırgınlık ruhun intiharıdır.” Negatif düşünce, kendi iyiliğimiz için, aksaklık olan noktaya gözüpek bir kararlılıkla eğilmemizi sağlar. Artık yapılan birçok çalışmada görüyoruz ki zoraki pozitif düşünceler kişiyi hastalığa daha yatkın hale getirebiliyor. Bazen şifa için en kuvvetli itki, uzun süredir baskı altında tutulan öfkenin sağlıklı bir dışa vurumuyla bağışıklık sisteminin hızla çalışmaya başlamasından doğar. Gabor Mate kitabın son bölümünü sağlıklı öfkenin de dahil olduğu iyileşmenin yedi anahtarında ayırmış.

İyileşmenin Yedi Anahtarı

1. Kabul

“Kabul, olayları olduğu gibi tanımak ve kabul etmek konusundaki istekliliktir. Negatif düşüncenin, geleceğe yaklaşımımızı belirlemesine müsaade etmeden, kavrayışımızı bilgilendirmesine izin verme yürekliliğidir. Kabul, bizi rahatsız eden koşulların devamına boyun eğip katlanmayı değil, olayların şu andaki olagelme biçiminin inkârını reddetmeyi gerektirir. Tam ve bütün olabilecek kadar değerli veya ‘iyi’ olmadığımıza dair, derinlerde beslediğimiz inanca karşı çıkar.”

Buradaki kabullenme yaklaşımı içerisine çok önemli başka bir kavramı daha ekleyebiliriz: şefkat hatta daha net olmak gerekirse öz-şefkat. Kabul; kişinin kendisiyle şefkatli bir ilişki içinde olduğunu gösterir. Olanı olduğu gibi görebilmek ve şefkat, aynı zamanda mindfulness’ın da tam kalbinde yer alan özellikler. Özellikle ikinci yazıdaki örnek vakalarda görüyoruz ki, önemli bir hastalık geçiren birçok hastanın benimsemiş olduğu çifte standartla kişi başka birisine otomatik olarak göstermiş olduğu şefkatli ilgiyi kendisine gösterme konusunda çok geride kalıyor. Elbetteki nasıl hayır diyeceğini bilmiyorsan, kendini hayır demeye zorlayamazsın. Fakat en azından hayır demekte güçlük çektiğin gerçeğini kabul ederek kendine şefkatli ilgini gösterebilirsin.

Kişinin kendisine dair şefkatli bir merak içerisinde olması, hakkımızda keşfettiğimiz her şeyi sevmemiz gerektiği anlamına gelmez; ancak kendimize de, acı çeken ve yardıma muhtaç birine gösterdiğimiz gibi yargılamayan bir kabulle yaklaşmamız anlamına gelir.

2.Farkındalık

Hayvanlar ve çocuklar gerçek duygusal işaretleri fark etmek konusunda son derece yeteneklidir. Birisini baktıklarında ağzından çıkan kelimelerden çok duygusal ifadelerine tepki verirler: tonlama, beden dili, surat ifadeleri. Ancak dil becerisi kazanmak gibi çeşitli sebeplerle yaşın ilerlemesiyle birlikte bu beceriyi kaybetme eğilimi gösteririz. Daha önce de görmüş olduğumuz gibi özellikle çocukluk döneminde edinebildiğimiz duyguları bastırma eğilimi ile birlikte bu beceri tamamen körelebilir. İyileşmek veya sağlığını korumak isteyen herkesin duygusal realitesini tanıma konusunda kaybettiği bu beceriyi yeniden edinmesi gerekmektedir. Büyüdükçe kaybettiğimiz bu içsel tepkileri yani sezgilerimizi tekrar bulmamız gerekiyor. Zihnimizin kaçırdığı ipuçlarını, bedenimizin verdiği tepkilerde yakalamayı öğrenebiliriz. Parantez açıp söyleyebilirim ki farkındalık, aynı zamanda yoga uygulamasının da temelinde yer alıyor. Uygulamada asıl mesele bedeni çeşitli şekillere sokup pozlara girmek değil, o pozlar üzerinden edinmiş olduğumuz farkındalık. Sadece fiziksel sağlığımızı tekrar kazanmak ya da korumak için değil, ruhsal potansiyelimize ulaşmak için de öncelikle hayatı deneyimlediğimiz bedenlerimizle dolaysız bir bağ kurmamız ve sonrasında katman katman daha derinlere inmemiz gerekiyor. İlk adım farkındalık.

“Farkındalığımızı geliştirmek için pratik yapmamız, ruhsal durumumuzu sürekli dikkatle izlememiz ve bu içsel algılara, sözlerin -kendimizin veya başkasının- taşıdığı anlamdan daha çok güvenmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ses tonu nasıl? Tınısı nasıl? Gözleri kısık mı, açık mı? Rahat mı, yoksa gergin bir şekilde mi gülümsüyoruz? Kendimizi nasıl hissediyoruz? Neremizde hissediyoruz?”

3.Öfke

Neden öfkeleniriz? Hayvanlar aleminde öfke, negatif bir duygu değildir. Bir hayvan, temel bir ihtiyacı tehlikeye girdiğinde veya engellendiğinde öfkelenir. Bir tehlike karşısında açığa çıkan savaş ya da kaç tepkilerinden her ikisi de büyük bir enerji harcanmasını gerektirir ve yaralanma ya da ölüm riskleri yaratır. Savaş ya da kaç enerjisinin açığa çıktığını hisseden hayvan, bu tepkileri göstermeden önce öfkesini sergiler. Sergilediği bu öfke, genellikle tehditi, anlaşmazlığı hiçbir tarafın yara almasına gerek kalmadan çözüme bağlar. Örneğin köşeye sıkışmış bir hayvan, kendisini köşeye sıkıştıranı, sert bir öfkeyle karşılar. Öfke, ya avcıyı korkutarak ya da avın başarılı bir şekilde direnmesini sağlayarak hayvanın hayatını kurtarabilir. Benzer şekilde aynı türden olan ve grup dışından gelen bir yabancı, hayvanın egemenlik alanına girip bir tehlike oluşturduğunda öfke doğabilir. İki hayvan, hemen fiziksel bir muharebeye girerse, birinin veya her ikisinin de yaralanması hatta ölmesi muhtemeldir. İşte bu durumda doğa, her ikisini de öfkelerini sergilemeye teşvik ederek bir çözüm sunar: Dişler gösterilir, kabadayı beden hareketleri sergilenir, korkutucu sesler çıkarılır. Çoğunlukla daha ikna edici gösteriyi yapan, bu gösteriyi kazanarak, iki tarafa da zarar gelmesini engeller.

Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde, öfkenin engellenmesinin, dışa vurumundan daha fazla fizyolojik stres yarattığı tespit edilmiştir. Aynı kafese konulduklarında kavga eden farelerde, daha uysal hayvanlara oranla tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gözlenmiştir. Araştırmalar bir yana, Doktor Gabor Mate'nin de birçok hastada, çok net bir şekilde gözlemlediği üzere, öfkeyi aktarma konusunda güçlük yaşayan insanların, ciddi hastalıklara yakalanma riskinin, çok daha fazla olduğunu görebiliyoruz. Ancak bu noktada bir ikilem ile karşı karşıyayız. Çünkü diğer tarafta, öfkelerini şiddetli patlamalar halinde sergileyen anne-babaların çocuklarına, hem psikolojik hem de fiziksel zararlar verdiğini de görebiliyoruz. Ayrıca öfkeyi bu şekilde, dizginlenmemiş patlamalar halinde yaşayan kişilerin bizzat, yüksek tansiyon ya da kalp rahatsızlıkları gibi hastalıklara yakalandığını da biliyoruz.

Öyleyse bu öfke ikilemini nasıl aşabiliriz? Hem bastırmanın, hem de hiddetin, sahici öfke deneyimleri yaşama korkusunu temsil ettiğini söylüyor Gabor Mate. Bu noktada sahici öfke yani sağlıklı öfke ile, hiddetlenme arasında doğru bir ayrım yapmamız gerekiyor. Sağlıklı öfke, bir güç ve bir gevşeme sağlar. Gerçek öfke deneyimi "patlamadan gerçekleşen, fizyolojik bir deneyimdir." Kaygıların ortadan kaybolması söz konusudur. Sağlıklı öfke yaşanmaya başladığında dramatik bir şey görmezsiniz. Bilakis, tüm kasların gerginliğinde bir azalma gözlemlenir.

Öfke gevşeme ise, hiddet nedir peki? Mesele şu, eğer insanlara hiddetlendiklerinde ne yaşadıklarını sorarsanız, çoğunluğu anksiyeteyi tarif edecektir. Suratlarımızın gerilmesi, kaslarımızın kasılması, gergin ses, darlaşan sesler; bunlar öfke değil, anksiyete işaretidir. Hiddet nöbetleriyle gelen patlama, insanda öfkeye eşlik eden anksiyeteye karşı geliştirilen bir savunmadır. Örneğin bir çocukta anne babasına karşı yükselen öfke dalgası, saldırgan bir enerjiye de yol açtığından, çocukta bir suçluluk duygusu da yaratır. Sevilen birinde karşı agresif duygular yaşamak, bir insan için son derece anksiyete yaratan ve suçluluk üreten bir şeydir. Haliyle, ebeveynler öfkenin yaşanmasına ket vurup yasakladıkça, çocuk açısından bu deneyimin, anksiyete üretme ihtimali artar ve kişi de çocuklukta yerleşen bir bastırma refleksi geliştirerek, ciddi hastalıklara zemin hazırlayabilir. Katlanılmaz hale gelen, ve eşliğinde, korku ve kaygı öğeleri barındıran bu durumlar, patlayarak hiddete yol açar. Dolayısıyla tamamen zıt gibi görünse de aslında hiddet de, bastırma gibi, sağlıklı öfke deneyimini önleyebilmemizin bir başka yoludur. Her ikisi de korku ve kaygıyı temsil eder ve fizyolojik stres tepkilerini tetikler. Daha önceki yazılarda da bahsettiğim gibi bu fizyolojik stres, ciddi hastalıklara zemin hazırlıyor. Kitapta bir Woody Allen filminde geçen sahneden bahsediliyor. Karakterlerden biri şöyle diyor: "Ben hiç öfkelenmem, onun yerine vücudumda tümör yaratırım" Kitap boyunca bu komik lafın aslında nasıl gerçeğe dönüştüğüne dair birçok örnek var.

Ciddi hastalıklara yakalanan insanlara çoğunlukla gevşemeleri, pozitif düşünmeleri, stres seviyelerini azaltmaları tembihlenir. Gabor Mate diyor ki, bunların hepsi iyi tavsiyeler olmakla birlikte, stresin temel kaynaklarından biri olan öfkenin içselleştirilmesi unsuru açıkça teşhis edilip ele alınmadıkça bu tavsiyelere uyulması mümkün değildir.

Öfke için düşmanca patlamalar gerekmez. Bu, her şeyden önce yaşanması gereken fizyolojik bir süreçtir. İkinci olarak öfkenin, bilişsel bir değeri vardır. Kendime, öfkemi yaşamama veya kızgınlığımı tetiklemiş olabilecek şeyi, enine boyuna düşünme imkanı verirsem, kimseye zararım dokunmadan, muazzam bir güce erişirim. Kızgınlığımı gerekli sözler veya hareketlerle sergileyebilirim, fakat kontrolsüz bir celallenme biçiminde köpürüp patlamam gerekmez. Sağlıklı öfkede kontrol, dizginlenemeyen duygular değil, kişinin kendisi sorumlu olur.

Gabor Mate başka bir terapistin öfke tanımını alıntılıyor: "Öfke, Tabiat Ana'nın bizlere küçücük bir çocukken verdiği, hakkımızı savunup, Ben önemliyim deme enerjisidir." Sağlıklı öfke enerjisi ile yaralayıcı duygusal ve fiziksel şiddet enerjisi arasındaki fark, öfkenin sınırlara saygı gösteriyor olmasıdır. Kendi hakkımızı savunmak, kimsenin sınırlarına tecavüz etmez.

4. Özerklik

“Basit biyolojik perspektiften bakıldığında, tabiatın nihai hedefi fiziksel organizma olmalıymış gibi görünebilir; oysaki tabiatın daha yükseklerdeki hedefi özerk, kendi kendini yöneten bir ruhtur. Akıl ve zihin; ağır fiziksel zararları atlatabilir, fakat ruhsal bütünlük ve özgürlük tehlikeye girdiğinde fiziksel olarak bedenin de çökmeye başladığını sıkça görüyoruz.”

Kitapta sıkça tekrarlayan ve bizim yoga ve benzeri disiplinlerle de sıkça üzerinde çalıştığımız bir unsur olan sınır meselesi bu noktada tekrar gündeme geliyor. Farkındalık üzerinden tekrar kazandığımız ve gerektiğinde sağlıklı bir öfkeyle savunduğumuz sınırlarımız içerisinde özerk bir benlik hissi inşa etmenin önemini görüyoruz. Bu yazı serisi boyunca da bahsettiğim gibi duygusal bir karmaşa sonucu sınır ihlalleri yaşayan insanların ciddi bir hastalığa yakalanma riskinin ciddi oranlarda arttığını biliyoruz artık. Sınırlar ve özerklik sağlık için elzemdir.

Kitapta başka bir doktor ve terapist olan Dr. Joann Peterson’ın görüşlerine yer verilmiş: “Kişisel sınır, kendimin veya diğer şahsın enerji yüklü bir deneyimidir... Sınırlar görünmez, kim olduğumuzu tanımlayan bilinçli, içsel bir hissiyatın sonucudur. ‘Hayatımda ve ilişkilerimde ne arzuluyorum, neyin daha çok veya daha az olmasını istiyorum, veya neyi istemiyorum, belirlenmiş sınırlarım neler?’ sorusunu kendi kendinize sormanızla başlar süreç... Bu kendini tanıma sürecinde, içsel bir öz referans noktasından hareketle bu belirli zamanda ne kadar değerimiz olduğunu ve hayatta ne istediğimizi tanımlarız; kontrol odağı kendi içimizden gelir.” Öyleyse, özerklik o içsel kontrol merkezinin gelişimidir.

5. Bağlılık

“Bağlılık, dünya ile kurduğumuz bağlantımızdır. Erken bağlılık ilişkilerinde açık, kendi kendini besleyen ve sağlıklı biri olarak kalma becerisini ya kazanır ya da bu beceriyi kaybederiz. Bu erken bağlılık ilişkilerinde, öfkeyi yaşamayı veya öfkeden korkup, onu bastırmayı öğreniriz. Özerklik hissimizi orada geliştirir veya köreltiriz. Bağlantı, iyileşme açısından da hayati nitelik taşır. Yapılan çalışmalar peşpeşe, sosyal temas içerisinde olmayan insanların -yalnızların- hastalığa en açık konumda bulunduğunu tespit etmektedir. Samimi duygusal destekle beslenen insanlar ise, hastalıkları ne olursa olsun, daha iyi bir seyir izler.”

Başkalarıyla temas kurma girişimlerimizin hüsranla sonuçlandığı zamanlarda, kendimizi dışarıya kapatarak bu arzumuza gem vurma eğilimi gösterebiliyoruz. Bazen bu eğilimler küçük yaştan itibaren bir alışkanlık haline gelerek bir kişilik özelliği görünümüne bürünebiliyor. Ancak iyileşmemiz için kendimize başkalarıyla temas kurma arzumuzu gerçekleştirme izni vermemiz gerekiyor. Duygusal hassasiyetten korkmamamız gerekiyor. Artık kendimize sosyal bir canlı olan insanın biyolojik olarak kodlanmış karşılıklı bağlantı kurma ihtiyacını gerçekleştirme ve sevilebilir biri olduğumuzu hatırlatma izni veriyoruz. Özerklik ile dengeli bir sosyal bağ kurma iyileşme için elzemdir.

6. Kendini ortaya koyma

“Kabul ve farkındalığın ötesinde, öfkenin yaşanması ve özerkliğin geliştirilmesinden başka, bağlılık becerimizi ve bilinçli temas arayışımızı kutladıktan sonra gelen anahtar, kendimizi ortaya koymaktır: Kendimize ve dünyaya, var olduğumuzu ve kimsek o olduğumuzu ilan etmektir.”

Kitap boyunca birçok vakada kendi varlığını kanıtlamak için sürekli bir eylemde bulunma ve başarılı olma inancı içinde debelenen birçok kişi ile karşılaşıyoruz. Özgür eylemde bulunma ihtiyacı ne kadar önemli olsa da burada bahsettiğimiz kendini ilan etme anlamındaki kendini ortaya koymak, eylem içerisinde bulunmaktan daha derin bir anlam taşıyor. Varoluşumuzun ifadesi, geçmişimizden, kişiliğimizden, yeteneklerimizden ve algılarımızdan arınmış bir şekilde kendimize biçtiğimiz pozitif değerdir. Kendini ortaya koymak, varoluşumuzu şu ya da bu şekilde haklı göstermemiz gerektiği şeklindeki temel inanca karşı çıkar ve eyleme geçme ihtiyacını bırakmak anlamı taşır. Bir yapma halinden ziyade bir oluş halidir.

7. Olumlama

Bir şeyi olumladığımızda, pozitif bir beyanda bulunarak değerli bir şeye yöneliriz. Bu son aşamada iyileşmemize ve tamlığımızı korumamıza yardımcı olabilecek iki temel değer bulunmaktadır.

Birinci değer, kendi yaratıcı benliğimizdir. Herkesin içinde bir yaratma dürtüsü var. Bu dürtü çeşitli kanallarla ifade bulabilir: yazıyla, sanatla veya müzikle, mühendislik becerileriyle veya yemek pişirmek, bahçe düzenlemek gibi her birimize has çok çeşitli yollarla. Buradaki asıl mesele, o dürtüye sahip çıkıp hakkını vermektir. Kendi yaratıcı dürtümüzü gerçekleştirmek, iyileşmek için bir gerekliliktir.

İkinci temel olumlama ise, evrenin kendisidir, yani bizim bütünle bağlantımızdır. Kopuk, tek başına, dış dünyayla teması olmadan yaşayan bağımsız varlıklar olduğumuz illüzyonundan sıyrılmaktır. Bunun yoga felsefesindeki tam karşılığı olan “ahamkara”, yani her şeyden kopuk bağımsız bir “ben” varım cehaletinden sıyrılmaktır. “Fiziksel olarak, evrenden ayrı olduğumuz hissinin yanlışlığını fark etmek kolaydır: ‘Külden, küle’ dönüşmüyoruz, hayat bulmuş külleriz hepimiz. Geçici bilinçlilikle evrenin bir parçasıyız, fakat asla evrenden ayrı değiliz. Spiritüel çalışmalarda arayış sözcüğünün bu kadar sık kullanılması tesadüf değil yani.”

Hastalıkla karşı karşıya kalan birçok insan, neredeyse içgüdüsel bir şekilde ruhsal benliklerini aramaya çıkar. Birçoğu için hiç de kolay bir arayış değil bu. “‘Ara ki bulasın’ demiş bir ulu bilge. Arayışın kendisi bulmaktır zaten; zira insan ancak halihazırda var olduğunu bildiği bir şeyi tutkuyla arayabilir.”

Gabor Mate’nin de belirttiği üzere sağlık üç temele dayanır: Beden, zihin ve spiritüel bütünlük. Bunlardan herhangi birinin yok sayılması denge yitimine ve hastalığa davetiye çıkartmak anlamına gelir. Şifa bulmak söz konusu olduğunda Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi sadece kolaydaki yerlere bakarak değil, daha karanlık ve çetrefilli bir yer olan içimize de bir yolculuk yapmamız gerekiyor ve hepimiz böyle bir yolculuk gücüne sahibiz.

#mindfulness #GaborMate #meditasyon #farkındalık

Etiket ile ara